O değil de..

ARTIK BURADAYIZ..

Kimse sadaka vermiyo ruhu topallayana...


Sen düşerdin, kalbim çizilirdi.

Unuttun vişne ağaçlarını ve masalları..



13 Mart 2010 Cumartesi

Bana Bi Şeyhler Oluyor

Bölüm I



Bölüm II



Ohh... Şimdi bunun üzerine ne güzel gider kahve ve sigara... ((.

Oyundan Bi Kaç Replik

Hilmi: Kaç yıldır burdasın sen?
Gardiyan: Bu sene tam 16 yıl oluyo.
Hilmi: Yapma bee... 16 yıl yicek ne suç işledin sen??
Gardiyan: Sen salak mısın be? Ben gardiyanım kardeşim.. Allah Allah, benle mahkumu bi tutuyo... Kardeşim, ben maaş alan bi adamım..
Hilmi: Yaa ?..
Gardiyan: Yaa !.. Salak mıdır, nedir? De get lan...
Hilmi: Vay bee.. Ey ulu tanrım, iyi kötü bi maaş bağla; hapiste bile kendini özgür hissedebiliyo insan...

***

Hilmi'nin kendi kendine konuştuğunu gören bi mahkum sorar:

Mahkum: Şşşt... Birader, napıyosun sen?
Hilmi: E iyiyim, sen napıyosun?
Mahkum: At yarışı çalışıyorum.
Hilmi: Neden? Bunun için atların çalışması gerekmez mi? Ama seni rahatsız ettiğim için özür dilerim, yoksa ben hayvan sever bi insanım ve senden de çok hoşlandım.
Mahkum: Hee?..

Kısa bi konuşmadan sonra...

Mahkum: Allah Allah, çattık ya. Hasta mısın kardeşim sen?
Hilmi: Eveet, ben bi ruh hastasıyım ve resmi bi raporum da var. Devlet benim ruhumu istimlak etti.
Mahkum: Neden?
Hilmi: Yol geçicek heralde...

***

İçeri giren başka bi mahkuma dönüp selam verir Hilmi:

Hilmi: Merhaba efendim.
Mahkum: Efendim mi? Allah Allah, nezaketten atmışlar lavuğu...

***

Doğulu bi aksana sahip gençle, dosyası kabarık bir suçlunun diyaloğu:

Genç: Abi sende kaç vukuat var toplam?
Suçlu: Geçelim bu bahsi, koçum, herkesin içinde hava yapıcak değilim. Senin rütben neydi?
Genç: Benim daha ilk abi.
Suçlu: hee, mevzu neydi?
Genç: Bi akrabamı vurdum abi.
suçlu: Ne diyosun yahu, yaman bi sesbin olsa gerek?
Genç: Yok abi, düğünde vurdum, kazayla...
Suçlu: Düğünde vurmuş kazayla... Damadı vurmuştur bu lavuk...
Genç: Yok abi, damat bendim... Gelini vurdum...

***

Ortamı yumuşatmak için, evin hanımı Dursun'a döner Adnan Bey oturduğu yerde:

- Dursun Hanım, askerdeyim, hiç unutmuyorum... Ben zaten unuttuğum şeyleri anlatamıyorum...

***

Elektroşoktan sonra düzelen Hilmi Bey'e dokunan herkesin çarpılması ve 'tanrıyla konuştuğunu' iddia etmesi üzerine, Adnan Bey:

- Allah da bunun gibilere verir elektriği...

***

Evin tek kızı, Dursun Hanımın arkasından:

Kız: Anne ben cıkıyorum.
Dursun Hanım: Geç kalma, kızım.
Kız: Tamam anne, hemen gidiyorum zaten...

***

Mahkemede, hakim huzuruna çıkan Adnan Beyin, 'çok uzun ve gereksiz konuşuyo' diye hakim tarafından susturulması üzerine:

Adnan: Tabii, sesimi keserim de.. Çenemi de niye kapatmıyayım tabii..(Eşine dönüp ağlamaklı bi tonda ) Adam beni asacak, konuşturmuyor Behiceee!!!

***

Hilmi Beyin rahatsızlanıp inme geçirmesi üzerine, odada bulunan herkesçe bu duruma teshiş konulur:

x: Kaldı..
y: Dondu kaldı..
z: Kilitlendi dondu kaldı...
q: Şımardı kilitlendi dondu kaldı!..

Tanrı Bana Dedi ki...

Zaman, içine atıldığımız şiddetli ve değişmez bir debisi olan, azgın bi nehirdir ve boğulmak mutlaktır, bi yerinde, zamanın. İşte ölüm diye bildiğimiz şey, bundan başka bi şey değildir...

***

Sevmenin pek az çeşidi vardır gönül raflarında. Birini ya da bi şeyi ya seversiniz ya da çok seversiniz. Ama iş, sevememeye gelince sonsuz seçenek vardır önünüzde. İster sinir olursunuz, ister gıcık olursunuz, iğrenirsiniz, tiksinirsiniz, hatta sık sık nefret edersiniz. Ne yazık... Ne yazık ki, insan sevmeme çeşitlerine harcıyor mesaisinin çoğunu.

Oysa "Sevin" dedi tanrı, adı sevgili olanlar bile karşılık istiyor kalbinin atış hızına. "Ben seni seviyorum ama dur bakalım; sen de beni, benim seni sevdiğim kadar, seviyo musun?"

Oysa "Sevin" dedi tanrı. Önce sizi sevmeyenlerden başlayın işe, karşılık istemeden pazarlıksız sevin sizi seveni de, sevmeyeni de.

***

Aslında güzellik, şekille ilgili, soyut bir kavram. Tanrı bana dedi ki:

- İçinizde en güzel benim, Benim de bilinen bi şeklim yok. Kafana takma...

Usûl-u Usûl

"Bi yerde artık tartışılmaz bir usûl oluşmuşsa yeni bir usûl yaratın" dedi, zira bi şeyi yapmanın şekli, yani usûlü, amacının önüne geçmekte; amaçtan çok usûlü kutsanır olmakta. Sonra o şeyi sevmek, yetmez olmakta; o sevginin herkes gibi gösterilmesi ,sevmekten daha önemli sanılmakta...

Kardeşlerim... Usûl, kavga sebebi yaratmakta. Usûl, gelse gelse, yol manasına gelir ve eğer gerçeğe gitmekse maksadınız, herkes kendi yolunu bulmalıdır. "Siz bi anayol yapar ve gerisini yasak ederseniz eğer," dedi, "ya yol, yolsuzluk ya da yolsuzluk, yol olur." dedi...

Yalnızlık

Yalnızlık...
"Her kimliğe doğuştan yazılı tek uğraşıdır insanın. Bir yaşama sırasında tek sermayesi, sahip olduğu tek şeydir kıymetini bilmelidir." dedi.
Yalnızdır insan, hep kalabalıklara karışma telaşı bundandır. Kalabalık yalnızlıklar, yalnız kalabalıklar oluşur, şehir şehir ülke ülke. Kalabalık arttıkça artmaktadır, yalnızlık da. İnsan bi ölümü istemez, bi de ondan beter bir yalnızlığı ama ikisi de muhâkak gelir başına,bi yalnız yaşama sırasında.
"Ölümün değil ama yalnızlığın bi tek çaresi var." dedi. Tek çaresi aşktır bi yalnız yaşama sırasında nefes almanın. "Aşk da zaten iki yalnızın ortak bir yalnızlıkta buluşmasıdır." dedi. Aşık olun! Gösterin birbirinize yalnızlıklarınızı; nasılsa ayrılık, insanın tek kişilik yalnızlığını özlemesi... Sade ölüm değil, ayrılık da yaşamın emri...

Savunma

Evet, söyledi ya da ben duydum. Duyduğuma göre elbet bi ses söyledi bu söylemdeki usûlen söylenir olan sözleri. Evet, duydum, söyledi. Her duyduğumda ağladım ve çok ağlayışım sırasında duydum. Kalbim tutanak tuttu duyduklarıma, "Sor onu" dedi cevap aradım. "Yasamak," dedi, "tek marifetiniz; biraz özen gösteriniz. Zulüm, kimse zâlimlik yapmayınca biter; mazlumlar dahil." dedi "Ama yapmayın, o daha bir çocuk." dedi tanrı.
Ya gördüm, neyleyim? İnsanlar vardı duvarın içinde; ya ben hep duvara konuştum ya da duvar değil konuştuklarım; içinde insanlar var... Nedense, beni anlasın istedim, içinde insan olan, duvarlar...
Bilmiyorum, belki de ben gerçekten delirdim. Onlar haklı belki de; içinde değil duvarların, insanlar sadece arasındalar...

Müfterî

İçerde, hep iftiraya uğradığını söyleyenler bulunduğuna göre dışarıda ne çok iftiracı var, öyle değil mi? Valla bilmiyorum; içerdeyseniz mâhkumsunuz, dışardaysanız müfterî...
Aslında bi insanı bi yere kapamak suçtur ama kapattığınız kişi suçluysa, bu bi cezadır. Yani aslında her ceza biraz da suçtur. Ve her suç, biraz da ceza... İçerdekilerin bazılarının suçlu, bazılarının suçsuz olduğuna şüphe yok, ama bu dışarıdakiler için de geçerli.
Yakalanmayan suçluya 'suçsuz' denir. Yakayı ele verenin kendisini mâğdur hissetmesi de bundandır. Yani...
-Herkes çalıyo, ben niye yakalanıyorum ?!?
'Kader kurbanıymış' de besbelli...
Gerçek bi suçsuz yoktur içerde de, dışarda da... Rüşvet almadıysan, hiç mi vermedin trafikte de? Zaman zaman ruhsatın içinde...

Ama Yapmayın, O Daha Bi Çocuk...

Taş attı diye kolunu kırıyolardı 12 yaşında bi çocuğun... Ama "Yapmayın!" diyodu tanrı, "O daha bi çocuk.."

Bi resim vardır onca gürültülü görüntü arasında, hiç aklımdan çıkmayan, hani "bunu mutlaka birine anlatmalı" dedirten cinsten. Nasıl olsa kaydedilmiş bi hayat parçası. Orta yaşın hafif üstünde düzgün bi kadın, düzgün bi yolun ortasında, düzgün bi binanın önünde bağırıyodu:

-Ama yapmayın, o daha bi çocuk... Hala sırtına havlu koyasım var, vakitsiz terlemelerde, üşütmesin diye... Yapmayın, o daha bi çocuk...

"Ama yapmayın," diyodu kadın, "... o daha bi çocuk."

Düzgün metallerle kaplanmış ve hiç penceresi olmayan bi cezaevi aracının içindeydi onaltı yaşındaki çocuk. Yüzü görünmüyodu çocukların, sadece bi tanesinin eli.

"Ama yapmayın," diyodu kadın, "... o daha bi çocuk."

Açılış ve İlk Yazı

7 Mart, 89'da, sabaha doğru 'eski bi şehir'de doğmuşum, "on aylık"mışım neredeyse. Doktor bile "kocakafalı dana" demiş başım göbek kordonuna dolandı diye. Mosmormuşum ve bi dişim de çıkmaya başlamış hafiften. Bizimkileri korkutmuş bu ama. Bizim oralarda dişli doğan çocuk ölürmüş genelde zira. Ama ölmemişim, "dana" gibiymişim en kocakafalısından. 6 kilo kadar varmışım hatta. Nasıl baktılarsa bana artık.. Neyse... 4 yaşında okumaya, 5 yaşında çizmeye, 6 yaşında da (düzenli ve güzel) yazmaya başlamışım ki bizimkiler "Bu çocuk büyüyünce büyük adam olucak" demişler, yanılmışlar yine tabi. Büyümüşümdür, adam da olmuşumdur bi nebze ama henüz ikisini bi araya getiremedim.. 6 yaşımda okula başlamışım, sadece çizmişim. Sonra resim çizmekten de vazgeçip karikatür çizmeye başlamışım dokuzumda, 16 yaşıma kadar da bu böyle sürmüş. Ama, tabi konu ben olunca, karikatür de kesmez olmuş; fotoğraf çekmeye ve bi şeyler karalamaya(düz yazıdır kastım) başlamışım. Fotoğrafa ara vermişim, param yetmediği bi an, makinamı satmamdan dolayı ama ve lakin hala geri dönmemişim çekimlere. O aralarda elime bi kitap geçmiş Grange'dan, tekrar okumaya başlamışım. Ne bulursam okumaya başlamışım. Yetmemiş yazmaya başlamışım. Neler yazmışım? Saçmalamışım işte... Bundan sıkılmasam da vazgeçmeyi düşünmüşüm ama o ara Yılmaz Erdoğan'ın yazıp yönettiği, yetmeyip oynadığı 'Bana Bi Şeyhler Oluyor'u izleyip etkilenmişim feci halde. Duygulanmışım yani hafiften de. Anlatmaya başlamışım, yetmediği yerde yazmışım, yetişemediğim yerde okumuşum. Ben diğer arkadaşlarım gibi olamamışım, onları benim gibi yapmışım. Üzülüp ağladığımda, sinirlenip kudurduğumda, sevinip güldüğümde yazmışım. Duyduğumu, gördüğümü, okuduğumu yazmışım.. Hep yazmışım.. Hep çizmişim.. Hep konuşmuşum.. Sadece anlatmak için...

Bu kadar "ben" şimdilik yeterli... Asıl anlatmak istedğim "Bana Bi Şeyhler Oluyor".

"Anlatacaklarım var! Vaaz vermek değil niyetim, duyduğumu söylemek. Söylemeye değer şeyler duyuyorum zira. Belki hayatı daha yaşanılır kılmak için ya da belki sade, ama sade anlatmak için... Sen anlat dedi tanrı bana, anlaşılsın diye değil hiçbir mükafat istemeden anlat... Çünkü bir mükafattır artık bir anlatıcıya doğru düzgün anlaşılmak!" der oyunun kahramanı Hilmi Duran.

Yılmaz Erdoğan, "Bana Bi Şeyhler Oluyor" oyununun kahramanına söylettiği bu sözlerle, yazar olarak neden böyle bir oyun yazmak zorunda kaldığını açıklamakla kalmıyor, aynı zamanda kahramanının da kimliğini ele veriyor. Peki kimdir Hilmi Duran? Neden Yılmaz Erdoğanı ilgilendirmiş? Hilmi Duran'a benzer birçok adam yaşar yaşadığımız mahallerde. Hâlim selim, süklüm püklüm, girdiği hiçbir işte dikiş tutturamamış, bütün umudunu piyangoya, talih oyunlarına, at yarışlarına, bir yerlerden çıkıp gelecek bir mucizeye ve en önemlisi serbest piyasada olup bitenlere bağlamış küçük adamlar... Bir yerlerde küçük bir birikimleri varsa, üstüne karısının, annesinin kolundaki bilezikleri de satarak bir şeyler katmış ve hepsini borsaya yatırmış bu tür adamların başına gelen felaketler, çoğunlukla gazetelerin üçüncü sayfalarında küçük bir haberdir. Başka bir dünyadır o dünya, çoğumuzun içinde yaşadığı, ama bir o kadar yabancısı olduğumuz orta sınıf insanın yaşadığı... Düş kurarlar, üstelik kurdukları düşlerde de öyle ahım şahım şatafatlı bir hayat olmaz. En çok, kuracakları bir tezgahla, günün rızkını çıkarmayı diler onlar. Bugün veren Allah yarın kerimdir destûruna sıkı sıkıya bağlı, azla yetinen, ama olsa da hiç fena olmaz diyen bu dünyanın insanı, bu memleketin mutsuz çoğunluğudur. Örneğin televizyon dizilerinin reytinglerini, kimin iktidara geleceğini onların oyları belirler, ama oralarda kazanılan paradan hemen hemen hiç pay almadıkları gibi, iktidarın da nimetlerinden yararlanamazlar. Şatafatlı hayatın seyircileridir onlar, başlarına gelen trajik hadiseleri de, onlara bir seyir dünyası kurmuş olanlar haber yapar. Yine aynı haberleri de bu kez kendileri tüketirler. bir kısır döngüdür orta sınıf hayatların dünyası. Ne şehirli olabilmişler, ne de geleneksel hayatın dar kalıplarına sığmışlar. İki arada bir derede, çoğunlukla şehrin varoşlarında, "viyadük altlarında" kurulmuş, "yeni mahalle" gibi sıfatlarla adlandırılmış yerlerde yaşarlar. İşte hilmi duran, böylesi bir mahallede yaşayan, ne memur, ne işçi, ne de serbest meslek sahibi olamamış bir küçük adamdır. Oyunda "şeytanı" temsil eden beyaz eşya tüccarı Adnan'ın teşvikiyle bütün parasını borsaya yatırmış, "kafasındaki rakama ulaştığı" anda da, "ev yemekleri" yapan bir lokanta açma ve bir "devre mülk" sahibi olmak düşü kuran, ama her birkaç yılda bir üzerimize gelen geleneksel ekonomik krizlerimizden birine tosladığı andan itibaren şoka giren, girdiği şokla birlikte ortaya yerde "kalakalan", gelen "kal"dan ancak elektro şokla kurtulan, kurtuluşuyla birlikte o zamana kadar hiç duymadığı "uhrevi bir sesi" duymaya başlayan ve o andan itibaren anlattıkça anlatan bir adam... Tanrıdan duyduğu sesi insanlara anlatma vazifesini üstlenir hilmi duran. Bir süre sonra anlattıkları birçok insana dinlenebilir şeyler olarak gelmeye başlar. O anlattıkça dinleyenleri çoğalır. Amacı "yaralara merhem sürmek" değildir kelimelerle. O, "sadece anlatır"... Memlekette olup bitenleri, hayatı, düzensizlikleri, sakatlıkları, bu böyle olmamalı dediğimiz her şeyi... Kalabalıklar oluşur çevresinde. Ancak giderek görülür ki, "kalabalık arttıkça artmaya başlar yalnızlık", bir kader gibi... Ve her Musa'nın bir de firavunu vardır. Para edecek her şey satılabilir zihniyetinin temsilcisi Adnan burada da devreye girer ve Hilmi'nin konuşmalarını dinleyenlerden para toplanan bir düzen oluşturur. Trajik bir hayat, daha büyük bir trajediye doğru yol almaya başlamıştır.

Yılmaz Erdoğan, "Bana Bi Şeyhler Oluyor" oyununda, her gün televizyonlarda hikayelerini seyrettiğimiz, gazetelerde trajedilerini okuduğumuz insanları anlatıyor bir kez daha, o benzersiz bakışı ve üslubuyla... Bir de sözün gücünü gösteriyor yeniden... Hani en kadim kutsal kitaplardan Tevrat'ta kayıt düşülmüş ya: "Önce söz vardı!" diye... Para etmeyen sözün söz olarak kabul görmediği bir çağda, "komik bir masal anlatıcısı", bizi ağlayalım mı, gülelim mi ikileminde bırakan çok trajik, çok komik bir masal anlatıyor. Ama eşliğinde uykuya yatalım diye değil...

Eh, size de mâlum olduğu üzre bu oyunla ilgili alıntı veya görüşler başlık başlık açılmaya devam edecektir efenim...