O değil de..

ARTIK BURADAYIZ..

Kimse sadaka vermiyo ruhu topallayana...


Sen düşerdin, kalbim çizilirdi.

Unuttun vişne ağaçlarını ve masalları..



13 Mart 2010 Cumartesi

Açılış ve İlk Yazı

7 Mart, 89'da, sabaha doğru 'eski bi şehir'de doğmuşum, "on aylık"mışım neredeyse. Doktor bile "kocakafalı dana" demiş başım göbek kordonuna dolandı diye. Mosmormuşum ve bi dişim de çıkmaya başlamış hafiften. Bizimkileri korkutmuş bu ama. Bizim oralarda dişli doğan çocuk ölürmüş genelde zira. Ama ölmemişim, "dana" gibiymişim en kocakafalısından. 6 kilo kadar varmışım hatta. Nasıl baktılarsa bana artık.. Neyse... 4 yaşında okumaya, 5 yaşında çizmeye, 6 yaşında da (düzenli ve güzel) yazmaya başlamışım ki bizimkiler "Bu çocuk büyüyünce büyük adam olucak" demişler, yanılmışlar yine tabi. Büyümüşümdür, adam da olmuşumdur bi nebze ama henüz ikisini bi araya getiremedim.. 6 yaşımda okula başlamışım, sadece çizmişim. Sonra resim çizmekten de vazgeçip karikatür çizmeye başlamışım dokuzumda, 16 yaşıma kadar da bu böyle sürmüş. Ama, tabi konu ben olunca, karikatür de kesmez olmuş; fotoğraf çekmeye ve bi şeyler karalamaya(düz yazıdır kastım) başlamışım. Fotoğrafa ara vermişim, param yetmediği bi an, makinamı satmamdan dolayı ama ve lakin hala geri dönmemişim çekimlere. O aralarda elime bi kitap geçmiş Grange'dan, tekrar okumaya başlamışım. Ne bulursam okumaya başlamışım. Yetmemiş yazmaya başlamışım. Neler yazmışım? Saçmalamışım işte... Bundan sıkılmasam da vazgeçmeyi düşünmüşüm ama o ara Yılmaz Erdoğan'ın yazıp yönettiği, yetmeyip oynadığı 'Bana Bi Şeyhler Oluyor'u izleyip etkilenmişim feci halde. Duygulanmışım yani hafiften de. Anlatmaya başlamışım, yetmediği yerde yazmışım, yetişemediğim yerde okumuşum. Ben diğer arkadaşlarım gibi olamamışım, onları benim gibi yapmışım. Üzülüp ağladığımda, sinirlenip kudurduğumda, sevinip güldüğümde yazmışım. Duyduğumu, gördüğümü, okuduğumu yazmışım.. Hep yazmışım.. Hep çizmişim.. Hep konuşmuşum.. Sadece anlatmak için...

Bu kadar "ben" şimdilik yeterli... Asıl anlatmak istedğim "Bana Bi Şeyhler Oluyor".

"Anlatacaklarım var! Vaaz vermek değil niyetim, duyduğumu söylemek. Söylemeye değer şeyler duyuyorum zira. Belki hayatı daha yaşanılır kılmak için ya da belki sade, ama sade anlatmak için... Sen anlat dedi tanrı bana, anlaşılsın diye değil hiçbir mükafat istemeden anlat... Çünkü bir mükafattır artık bir anlatıcıya doğru düzgün anlaşılmak!" der oyunun kahramanı Hilmi Duran.

Yılmaz Erdoğan, "Bana Bi Şeyhler Oluyor" oyununun kahramanına söylettiği bu sözlerle, yazar olarak neden böyle bir oyun yazmak zorunda kaldığını açıklamakla kalmıyor, aynı zamanda kahramanının da kimliğini ele veriyor. Peki kimdir Hilmi Duran? Neden Yılmaz Erdoğanı ilgilendirmiş? Hilmi Duran'a benzer birçok adam yaşar yaşadığımız mahallerde. Hâlim selim, süklüm püklüm, girdiği hiçbir işte dikiş tutturamamış, bütün umudunu piyangoya, talih oyunlarına, at yarışlarına, bir yerlerden çıkıp gelecek bir mucizeye ve en önemlisi serbest piyasada olup bitenlere bağlamış küçük adamlar... Bir yerlerde küçük bir birikimleri varsa, üstüne karısının, annesinin kolundaki bilezikleri de satarak bir şeyler katmış ve hepsini borsaya yatırmış bu tür adamların başına gelen felaketler, çoğunlukla gazetelerin üçüncü sayfalarında küçük bir haberdir. Başka bir dünyadır o dünya, çoğumuzun içinde yaşadığı, ama bir o kadar yabancısı olduğumuz orta sınıf insanın yaşadığı... Düş kurarlar, üstelik kurdukları düşlerde de öyle ahım şahım şatafatlı bir hayat olmaz. En çok, kuracakları bir tezgahla, günün rızkını çıkarmayı diler onlar. Bugün veren Allah yarın kerimdir destûruna sıkı sıkıya bağlı, azla yetinen, ama olsa da hiç fena olmaz diyen bu dünyanın insanı, bu memleketin mutsuz çoğunluğudur. Örneğin televizyon dizilerinin reytinglerini, kimin iktidara geleceğini onların oyları belirler, ama oralarda kazanılan paradan hemen hemen hiç pay almadıkları gibi, iktidarın da nimetlerinden yararlanamazlar. Şatafatlı hayatın seyircileridir onlar, başlarına gelen trajik hadiseleri de, onlara bir seyir dünyası kurmuş olanlar haber yapar. Yine aynı haberleri de bu kez kendileri tüketirler. bir kısır döngüdür orta sınıf hayatların dünyası. Ne şehirli olabilmişler, ne de geleneksel hayatın dar kalıplarına sığmışlar. İki arada bir derede, çoğunlukla şehrin varoşlarında, "viyadük altlarında" kurulmuş, "yeni mahalle" gibi sıfatlarla adlandırılmış yerlerde yaşarlar. İşte hilmi duran, böylesi bir mahallede yaşayan, ne memur, ne işçi, ne de serbest meslek sahibi olamamış bir küçük adamdır. Oyunda "şeytanı" temsil eden beyaz eşya tüccarı Adnan'ın teşvikiyle bütün parasını borsaya yatırmış, "kafasındaki rakama ulaştığı" anda da, "ev yemekleri" yapan bir lokanta açma ve bir "devre mülk" sahibi olmak düşü kuran, ama her birkaç yılda bir üzerimize gelen geleneksel ekonomik krizlerimizden birine tosladığı andan itibaren şoka giren, girdiği şokla birlikte ortaya yerde "kalakalan", gelen "kal"dan ancak elektro şokla kurtulan, kurtuluşuyla birlikte o zamana kadar hiç duymadığı "uhrevi bir sesi" duymaya başlayan ve o andan itibaren anlattıkça anlatan bir adam... Tanrıdan duyduğu sesi insanlara anlatma vazifesini üstlenir hilmi duran. Bir süre sonra anlattıkları birçok insana dinlenebilir şeyler olarak gelmeye başlar. O anlattıkça dinleyenleri çoğalır. Amacı "yaralara merhem sürmek" değildir kelimelerle. O, "sadece anlatır"... Memlekette olup bitenleri, hayatı, düzensizlikleri, sakatlıkları, bu böyle olmamalı dediğimiz her şeyi... Kalabalıklar oluşur çevresinde. Ancak giderek görülür ki, "kalabalık arttıkça artmaya başlar yalnızlık", bir kader gibi... Ve her Musa'nın bir de firavunu vardır. Para edecek her şey satılabilir zihniyetinin temsilcisi Adnan burada da devreye girer ve Hilmi'nin konuşmalarını dinleyenlerden para toplanan bir düzen oluşturur. Trajik bir hayat, daha büyük bir trajediye doğru yol almaya başlamıştır.

Yılmaz Erdoğan, "Bana Bi Şeyhler Oluyor" oyununda, her gün televizyonlarda hikayelerini seyrettiğimiz, gazetelerde trajedilerini okuduğumuz insanları anlatıyor bir kez daha, o benzersiz bakışı ve üslubuyla... Bir de sözün gücünü gösteriyor yeniden... Hani en kadim kutsal kitaplardan Tevrat'ta kayıt düşülmüş ya: "Önce söz vardı!" diye... Para etmeyen sözün söz olarak kabul görmediği bir çağda, "komik bir masal anlatıcısı", bizi ağlayalım mı, gülelim mi ikileminde bırakan çok trajik, çok komik bir masal anlatıyor. Ama eşliğinde uykuya yatalım diye değil...

Eh, size de mâlum olduğu üzre bu oyunla ilgili alıntı veya görüşler başlık başlık açılmaya devam edecektir efenim...

0 Comments: